KİMLİK, KÜLTÜR VE İNSAN
İnsan, dünyaya yalnızca bir beden olarak gelmez, beraberinde görünmeyen bir geçmiş de taşır. Bir dilin içine doğar, bir türkünün sesinde büyür, bir sofranın etrafında şekillenir, bir şehrin kokusunu hafızasına işler.
Kimlik dediğimiz şey, çoğu zaman nüfus kâğıdındaki birkaç satırdan çok daha derindedir. O, insanın kendisini dünyada nereye ait hissettiğini anlatan görünmez bir haritadır. Kültür ise bu haritanın üzerinde biriken yollar, izler, evler ve hatıralardır. İnsan kendisini tanımaya başladığında aslında biraz da hangi hikâyenin içinden geldiğini anlamaya çalışır.
Kimlik, yalnızca “Ben kimim?” sorusunun cevabı değildir; “Nereden geliyorum, neye inanıyorum, neyi hatırlıyorum ve neyi geleceğe taşımak istiyorum?” sorularının da toplamıdır. Bu nedenle kimlik durağan bir taş değil, zaman içinde biçimlenen canlı bir nehir gibidir.
İnsan değişir, toplum değişir, şehirler değişir fakat geçmişin tortuları ruhun derinliklerinde yaşamaya devam eder.. İnsan hem kendi zamanının çocuğudur hem de kendisinden önce yaşamış insanların sessiz mirasçısıdır.
Kültür, toplumun hafızasıdır. Bir ninenin sandığında sakladığı yazma, bir babanın yıllardır kullandığı tespih, bir köy kahvesinde anlatılan eski hikâye, bir bayram sabahının telaşı, sokak arasında yükselen ekmek kokusu… Bunların her biri kültürün gündelik hayattaki küçük ama güçlü izleridir.
Kültür yalnızca müzelerde, kitaplarda veya büyük sanat eserlerinde yaşamaz.İnsanın konuşma biçiminde, misafir ağırlamasında, yas tutmasında, sevinmesinde ve hatta susmasında bile kendisini gösterir. Bu yüzden bir toplumun kültürünü anlamak, yalnızca geçmişine bakmak değil, o toplumun insanlarının birbirleriyle nasıl ilişki kurduğuna bakmaktır.
Fakat modern insanın en büyük meselelerinden biri, kendi kökleriyle arasındaki mesafenin giderek açılmasıdır. Dünya küçüldükçe kültürler birbirine yaklaşmakta, fakat bazen insan kendi evinin sesini duyamaz hâle gelmektedir. Cemil Meriç’in “Kitap bir limandı benim için” sözü, onun düşünce dünyasında kültürün insanı kendi sınırlarının dışına taşıyan gücünü gösterir.
Kültür, insanı yalnızca kendi geçmişine bağlayan bir zincir değildir, aksine başka dünyaları anlayabilmenin de anahtarıdır. Kendi kimliğini bilen insan, başkasının kimliğinden korkmaz. Çünkü kökleri sağlam olan ağaç, başka ağaçların varlığını tehdit olarak görmez.
Kimlik ile kültür arasındaki ilişki burada daha belirginleşir: İnsan kendisini yalnızca farklılıklarıyla değil, ortaklıklarıyla da tanımlar. Aynı dili konuşmak, aynı coğrafyanın yağmurunu beklemek, aynı acılara üzülmek veya aynı bayramlarda aynı duyguları yaşamak, bireyleri görünmez bağlarla birbirine yaklaştırır.
Kimlik, topluma ait olmanın yanında birey olabilme cesaretini de gerektirir. İnsan yalnızca “biz” diyerek yaşayamaz; zaman zaman “ben” diyebilmesi de gerekir.Bireyselliğini kaybeden insan kalabalığın içine karışır, fakat kendisini bulmakta zorlanır. Toplumun kültürü insanı biçimlendirirken insan da davranışları, düşünceleri ve eserleriyle kültürü yeniden biçimlendirir.
Kültür, geçmişin tekrarı değildir. Her kuşak kendisinden önce devraldığı kültürü yeniden yorumlar. Dede ile torun arasındaki fark biraz da burada başlar. Dede geçmişten gelen bir türküyü söyler; torun aynı türküyü başka bir dünyada dinler. Melodi aynıdır ama ruhun ona yüklediği anlam değişmiştir. Kültür böylece geçmişten geleceğe uzanan bir köprü hâline gelir. Köprünün bir ayağı gelenekte, diğer ayağı yenilikte durur. İnsan bu iki kıyı arasında yürürken ne bütünüyle geçmişte kalabilir ne de geçmişini tamamen geride bırakabilir.
Ne var ki kimliğin kültüre dönüşmesi kadar, kültürün bir kalıba dönüşmesi de tehlikelidir. Kimlik insana ait olma duygusu verdiğinde değerlidir, başkalarını dışlamak için kullanıldığında ise duvar örmeye başlar.
Kendi kültürünü sevmek başka kültürleri küçümsemek anlamına gelmez. Aksine kendi köklerinin farkında olan insan, başka köklerin de varlığını kabul edebilir. Rasim Özdenören’in düşünce dünyasında sıkça karşılaşılan insan ve toplum meselesi de bize, insanın yalnızca bireysel bir varlık olmadığını, yaşadığı çevrenin, değerlerin ve ilişkilerin onun dünyasını biçimlendirdiğini hatırlatır. Kimlik, insanı kalabalıktan ayıran bir işaret olduğu kadar, insanları birbirine bağlayan bir köprü de olabilir.
İnsanın en büyük yanılgılarından biri de, kimliğini tamamlanmış bir cevap zannetmesidir. Oysa insan hayatı boyunca kendisini yeniden keşfeder. Çocukken ailesinin verdiği isimle başlayan kimlik, zamanla yaşananlarla, kayıplarla, dostluklarla, aşkla, kitaplarla, şehirlerle ve hayal kırıklıklarıyla yeniden yazılır.
Bir insanın kimliği biraz da hatırladıklarının ve unutamadıklarının toplamıdır. Bu nedenle kültür yalnızca dışarıda duran bir miras değildir, insanın içinde konuşmaya devam eden eski bir sestir. Bazen bir kelime, bazen bir koku, bazen yıllardır gidilmeyen bir sokağın görüntüsü, insanın ruhundaki kapılardan birini açar.
Sonunda kimlik, kültür ve insan birbirinden ayrı üç kavram değil, aynı varoluş hikâyesinin üç yüzüdür. İnsan kimliğiyle kendisini tanır, kültürüyle geçmişini hatırlar, insanlığıyla başkasına ulaşır.
Köklerini unutan insan rüzgârın önünde savrulabilir fakat yalnızca köklerine tutunup gökyüzünü unutmak da insanı küçültür. Asıl mesele, kök ile ufuk arasında bir denge kurabilmektir. Kendi türküsünü kaybetmeden dünyanın başka türkülerini de dinleyebilmek… Kendi hikâyesinden utanmadan başkasının hikâyesine kulak verebilmek.
İnsan olmanın en güzel biçimi de budur: Nereden geldiğini unutmadan nereye gideceğini aramak.