KIRMIZI IŞIKLAR OLMASAYDI…
Tuncay Zeyd Sesli | Eğitimci
Hiç düşündünüz mü, kırmızı ışıklar olmasaydı hayatımız nasıl olurdu?
Herkes istediği zaman, istediği hızla, istediği yöne gitseydi... Kimse kimseyi durdurmasaydı... Kurallar, uyarılar ve yasaklar hayatımızdan tamamen çıkarılsaydı...
Acaba daha mı özgür olurduk, yoksa hayatımız daha mı tehlikeli hâle gelirdi?
Bir kırmızı ışık düşünün. Yolunuz açık, acele ediyorsunuz, gitmek istiyorsunuz ama kırmızı ışık sizi durduruyor. Üstelik neden durduğunuzu sorgulamadan bekliyorsunuz. Çünkü biliyorsunuz ki bu birkaç saniyelik bekleyiş, belki de sizi büyük bir kazadan koruyacak.
Peki, hayatımızdaki diğer kırmızı ışıklara neden aynı anlayışla yaklaşamıyoruz?
Bir anne neden evladına bazı şeyleri yasaklar? Bir baba neden çocuğunun arkadaş çevresinden endişe eder? Bir öğretmen neden öğrencisini sürekli uyarır? Devlet neden kurallar koyar? Ve hepsinden önemlisi, Allah neden bazı şeyleri haram kılmıştır?
Bu soruların tamamını aynı kefeye koyamayız elbette. İnsan yanılabilir, gereksiz yasaklar koyabilir. Ancak burada üzerinde durmamız gereken ortak bir düşünce var:
Bazen bugün özgürlüğümüzü kısıtladığını düşündüğümüz bir sınır, yarın karşılaşacağımız büyük bir tehlikeden bizi koruyabilir.
İnsan gerçekten ilginç bir varlık. Bazen kendisine zarar vereceğini bildiği şeyleri bile ister. Anlık bir heyecan uğruna uzun yıllar sürecek bir pişmanlığı göze alabilir. Bir anlık öfkeyle yıllarca emek verdiği ilişkileri zedeleyebilir. Bazen de kendisini uyaran insanlara kızar, onları hayatına müdahale etmekle suçlar.
Oysa insanın her istediği kendisi için iyi olmadığı gibi, her istemediği de kötü değildir.
Özellikle gençlik döneminde bu gerçek daha büyük önem kazanıyor.
Gençlerimiz kendilerini keşfetmeye, bağımsız kararlar almaya, hayatı tanımaya çalışıyor. Arkadaşlıklar kuruyor, hayaller oluşturuyor, kendi dünyalarını inşa ediyorlar. Bütün bunlar son derece doğal ve gerekli.
Fakat bu dönemde karşılaşılan bazı tercihler, yalnızca bugünü değil, bütün bir geleceği etkileyebiliyor.
Yanlış arkadaşlıklar, zararlı alışkanlıklar, sosyal medyanın oluşturduğu beklentiler, kontrolsüz teknoloji kullanımı, öfkeyle verilen kararlar ve kısa süreli hazların peşinden gitmek...
Bazen küçücük bir tercih, insanın hayatında hiç beklemediği sonuçlara yol açabiliyor.
İşte tam da burada aile devreye giriyor.
Bir anne veya baba, evladının bugün göremediği bazı tehlikeleri kendi hayat tecrübesiyle fark edebilir. Çocuğunun o anki mutluluğundan daha fazlasını, gelecekteki huzurunu ve güvenliğini de düşünür.
Bir annenin endişesini, bir babanın uyarısını yalnızca müdahale olarak görmek ne kadar doğru?
Belki de bugün bize söylenen bir “Hayır”, yıllar sonra yaşayacağımız bir pişmanlığa karşı alınmış tedbirdir.
Ama burada anne babalara da önemli bir sorumluluk düşüyor.
Çünkü korumak ile baskı kurmak aynı şey değildir.
Bir çiçeği korumak için etrafına çit çekebilirsiniz. Fakat güneşini keser, suyunu azaltır, büyüyeceği alanı daraltırsanız onu korumuş olmazsınız.
Çocuklarımız da böyledir.
Onları tehlikelerden korumalıyız ama hayatı öğrenmelerine de fırsat vermeliyiz. Hata yapmalarından endişe etmeliyiz ama hatalarından ders çıkarmalarını engellememeliyiz. Sınırlar koymalıyız ama bu sınırların nedenlerini de anlatmalıyız.
Çünkü asıl mesele, çocuklarımızın başına sürekli bir bekçi dikmek değil, onların kendi iç dünyalarında bir vicdan, bir irade ve bir sorumluluk bilinci oluşturmaktır.
Bir öğretmenin öğrencisine koyduğu kuralları da bu açıdan değerlendirebiliriz.
Öğretmen neden öğrencisinin düzenli çalışmasını ister? Neden zamanını iyi kullanması, sorumluluklarını yerine getirmesi, yanlış davranışlardan uzak durması konusunda ısrarcı olur?
Çünkü iyi bir öğretmen yalnızca öğrencisinin bugünkü sınavını değil, gelecekte karşılaşacağı hayat sınavlarını da düşünür.
Bugün disiplin kazanamayan bir genç, yarın sorumluluklarını yerine getirmekte zorlanabilir. Bugün küçük bir başarısızlık karşısında mücadeleyi bırakan öğrenci, yarın daha büyük problemlerle karşılaştığında ne yapacağını bilemeyebilir.
Eğitim, yalnızca bilgi öğretmek değildir. İnsana zorluklar karşısında ayakta kalabilmeyi, doğru karar verebilmeyi ve gerektiğinde kendi kendisine “Dur!” diyebilmeyi öğretmektir.
Devletin koyduğu kurallarda da benzer bir koruma amacı vardır.
Trafikte hız sınırları kaldırıldığında, alkollü araç kullanmak serbest bırakıldığında, başkalarının haklarını koruyan yasalar uygulanmadığında ortaya çıkacak manzarayı düşünelim.
Herkesin sınırsız özgürlük istediği bir yerde, kimsenin güvenliği kalmayabilir.
Elbette devletin her yasağı haklı değildir. Kuralların adil, ölçülü ve insan haklarına uygun olması gerekir. Ancak gerçek özgürlüğün, başkalarının hayatını ve haklarını tehlikeye atmadan yaşanabileceğini unutmamalıyız.
Peki, bütün bunlardan hareketle daha önemli bir soruya gelelim:
Allah neden bazı şeyleri yasaklamıştır?
İslam inancına göre Allah’ın emir ve yasakları insanı iyilikten mahrum bırakmak için değil, onun dünya ve ahiret hayatına rehberlik etmek içindir.
İslam düşüncesinde dinin temel gayeleri arasında canın, aklın, neslin, malın ve dinin korunması yer alır.
İçkinin yasaklanmasında aklın ve sağlığın korunmasına, kumarın yasaklanmasında malın ve aile düzeninin muhafazasına, hırsızlığın yasaklanmasında insanların haklarının güvence altına alınmasına yönelik hikmetler görebiliriz.
Yalan, iftira, haksızlık ve kul hakkı gibi davranışların yasaklanması da insanların birbirlerine güven duyabildiği bir toplumun oluşması bakımından büyük anlam taşır.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
“Olur ki bir şey sizin için hayırlı iken siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki bir şey sizin için kötü iken siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216)
Ne kadar düşündürücü değil mi?
İnsan bazen kendisine faydalı olan şeyden rahatsız olurken zarar verecek olan şeye büyük bir istek duyabilir.
Bu nedenle ilahi emir ve yasaklara yalnızca “Neden bunu yapamıyorum?” sorusuyla değil, “Bu hükmün beni hangi kötülüklerden koruyan hikmetleri olabilir?” sorusuyla da yaklaşmalıyız.
Fakat burada çok önemli bir ayrım var. Allah’ın bilgisiyle insanın sınırlı bilgisi aynı değildir. Bir anne babanın, öğretmenin veya devletin koyduğu kurallar yanlış olabilir, sorgulanabilir ve değiştirilebilir. Koruma düşüncesi hiçbir zaman haksızlığı veya baskıyı meşrulaştırmanın gerekçesi hâline getirilmemelidir.
Bugün bütün bu meseleleri gençlerimizin ruh dünyası açısından da değerlendirmek zorundayız.
Çünkü gençlerimizin yaşadığı her sorun, yalnızca davranış meselesi değildir. Bazen görünen bir öfkenin arkasında anlaşılmama duygusu, bir başarısızlığın arkasında yoğun bir kaygı, bir içine kapanmanın arkasında ifade edilemeyen bir üzüntü bulunabilir.
Gençlerimiz sınav kaygısı, gelecek endişesi, özgüven eksikliği, değersizlik hissi ve aile içi anlaşmazlıklarla mücadele edebiliyor.
Böyle durumlarda yalnızca daha fazla kural koymak, daha fazla nasihat etmek veya daha sert davranmak çözüm değildir.
Bazen bir gencin ihtiyacı yeni bir yasak değil, kendisini gerçekten dinleyen bir insandır.
Bir düşünelim...
Çocuğumuz sınavdan düşük not aldığında ilk tepkimiz ne oluyor?
“Neden çalışmadın?” mı diyoruz, yoksa “Nerede zorlandın, birlikte bakalım mı?” diye mi soruyoruz?
Bir hata yaptığında onu suçlamaya mı başlıyoruz, yoksa yanlışını düzeltmesine yardımcı mı oluyoruz?
Çocuklarımız bizim yanımızda hata yapabileceklerini, üzüntülerini paylaşabileceklerini, başarısız olduklarında değerlerinden hiçbir şey kaybetmeyeceklerini hissedebiliyorlar mı?
İşte aileyi güçlü kılan asıl mesele burada saklı.
Bir evin güvenli olması, yalnızca kapılarının kilitli olmasıyla sağlanmaz. O evde yaşayan insanların ruhlarının da güvende olması gerekir.
Bir çocuk, dışarıdaki tehlikelerden korunurken evinin içinde sürekli eleştirilmekten, aşağılanmaktan veya sevgisini kaybetmekten korkmamalıdır.
Çünkü sağlıklı bir aile, çocuğun yalnızca bedenini değil, ruhsal gelişimini de gözetir.
Sevgiyle belirlenen sınırlar, gencin güven duygusunu güçlendirebilir. Kendisine sorumluluk verilen, düşünceleri önemsenen, yanlışlarında yol gösterilen gençler daha sağlam bir öz güven geliştirebilir.
Elbette her psikolojik sorun yalnızca aile sevgisiyle çözülemez. Gerektiğinde psikolojik danışmanlardan ve ruh sağlığı uzmanlarından destek almak da koruyucu aile sorumluluğunun önemli bir parçasıdır.
Buradan hem gençlere hem de anne babalara bir şey söylemek istiyorum.
Sevgili gençler!
Her uyarıyı özgürlüğünüze yapılmış bir saldırı olarak görmeyin. Bazen sizi durdurmak isteyen insanlar, henüz göremediğiniz bir tehlikeyi fark etmiş olabilir.
Ama sorgulamaktan da vazgeçmeyin. Dinleyin, düşünün, nedenini sorun. Kendi kararlarınızın sonuçlarını değerlendirmeyi öğrenin.
Kıymetli anne babalar!
Çocuklarımızı koruma arzumuz onların kişiliklerini zedelemesin. Onların adına sürekli karar vermek yerine doğru karar verebilmelerine yardımcı olalım.
Telefonlarını kontrol etmeye ayırdığımız zaman kadar duygularını anlamaya da zaman ayıralım.
Notlarını takip ettiğimiz kadar ruhsal durumlarını da önemseyelim.
Başarılı olduklarında yanlarında bulunduğumuz gibi başarısız olduklarında da ellerinden tutalım.
Çünkü bir gence bırakılabilecek en büyük miraslardan biri, güven duyabileceği bir aile ortamı ve kendi hayatını doğru yönetebilecek bir iradedir.
İnsan yetiştirmek, sadece tehlikelerden uzak tutmak değildir. Tehlikeyi tanıyabilen, doğruyu yanlıştan ayırabilen, gerektiğinde isteklerine sınır koyabilen bir karakter inşa etmektir.
Biz çocuklarımızın önündeki bütün engelleri kaldırmaya çalışırken belki de çok önemli bir şeyi unutuyoruz:
Hayatta her yolun açık olması insanı özgür kılmaz. Bazen hangi yolda duracağını bilmek, hangi yolda ilerleyeceğini bilmek kadar önemlidir.
Ve şimdi baştaki sorumuza yeniden dönelim:
Kırmızı ışıklar olmasaydı ne olurdu?
Belki daha az beklerdik.
Belki daha hızlı giderdik.
Belki hiçbir engelle karşılaşmadığımızı düşünürdük.
Ama belki de hiçbirimiz gitmek istediğimiz yere güvenle ulaşamazdık.
Çünkü hayatın en büyük tehlikesi, bazen önümüzdeki engeller değil, hiçbir engel görmeden yanlış yöne ilerlememizdir.
Unutmayalım:
Önemli olan bütün ışıkların yeşil yanması değil, kırmızı ışıkta neden durmamız gerektiğini anlayabilmektir.