NEVŞEHİR'DEN GÖRE'YE :

Kısa Mesafe Seyahatnamesi

Ağustosun ortalarında bir gün, sabahın erken vaktinde, ilk minibüsle Ürgüp’ten gelmişim. Nevşehir daha uyanmamış. Elimde , çantamda fotoğraf makinalarım, not defterim…Yürüyorum. 71 yıldır tanıdığım , bildiğim , gezdiğim belde. Dar, yer yer merdivenli sokaklardan geçerek Kale’ye çıkıyorum. Evlerin kapıları daha yeni açılıyor. Kale çevresindeki evler kırsalı yansıtıyor. Bazılarının avlusunda ocak var; mavi sabah dumanları çıkıyor. Belli ki, ailenin kahvaltısı için çorba pişiriliyor. İlerliyorum. Kalenin burçlarından Göre Çayı koyağının yukarılarına, Aşıklı Dağı’na, Oylu Dağı’na bakıyorum. Fotoğraf çekiyorum. Hava güzel, cam gibi saydam. İyi sonuç verir resimler. Nar, Sulusaray, Kızılırmak koyağı… Çat yöresindeki üstü düz masadağları…Gülşehir’in ardında Hırka Dağı… Avanos’un ardında Ziyaret Dağı. Şimdi oralar daha sıcaktır.

Yürüyorum Kahveci Dağının eteklerinde. Adını kim koymuş acep? Osmanlı daha kahveyi tanımadan önce de bu dağ vardı. Adı o zaman neydi? Bulmak, öğrenmek zor. Belki de eski bir Hitit, Kapadokya dilinden aktarma, yakıştırma da olabilir. 1950’lerin ortalarında ne görkemli taş evler vardı burada. Yıkıntılaşmış. İşlemeli balkonu caddeye tepeden bakan eski bir konak çayevi olarak kullanılıyordu, şimdi yok. Buraya Muhacir Mahallesi denirdi . Duran Akbalık, Cengiz Uluçam ortaokulda (MGO) arkadaşlarımdı. İbrahim Paşa İlkokulu’nda dayım Ahmet Güney yıllarca öğretmen olarak görev yaptı. 1971’de aynı okuldan emekliye ayrıldı. Okul perişan. Camları kırılmış. İçeri giriyorum. Dökülüyor. Yerlerde yırtık kitap sayfaları…Hüzün... Okulun avlusunda kilisenin çan kulesi duruyor. Karamanlı Ortodoks halk 1924’te giderken Yunanistan’a, çanı götürmüş. Biz çocukken, yaşlılar  bu çan çaldığı zaman taa Sarıyaprak bağlarından duyulduğunu, Yukarı Yazı' dan işitildiğini anlatırlardı.

Anılar…1971-74 arasında Merkez Ortaokulu’nda sosyal bilgiler öğretmeni iken geçtiğim yol işte bu. Meşelerin, alıçların,güzel koku salmış otların arasından geçen keçi yolu...Hömerti bağlarının yukarısından sabah serinliğinde yürürdüm. Kışın kar yağanda ilk iz bırakan ben olurdum. Hiç gecikmeden dersime yetişirdim. Bazı günler, ikindi sonrası, çarşıya gidip minibüs beklemektense, yine aynı yoldan Göre’ye, evime dönerdim. Şimdi bu yollarda yürüyen kimse yok. Öğretmenler de motorize artık; otomobili var herbirinin.

Cingi taş…Saylak…Bağ yollarında yürümek pek de rahat değil. Bağ sahiplerinin binbir emekle yaptığı duvarlar yer yer yıkılmış. Bazıları sağlam. Özenli yapıldıkları belli. Bu Yıllar boyunca insanlara hizmet vermiş bu yollar. Şimdi sellerin yırttığı birer oyuk…Bakımsız kalmış.

Yamaçtan ilerleyerek tepeye çıkıyorum. Bağların bakımsızlığı yanında bir gelişme olmuş; meşe ağaçlarının saldırısı artmış. Gökçe gövertili meşeler bağların ortalarına doğru ilerlemiş, üzüm omcalarını (omurca), asmaları, çubukları sıkıştırmış. Neden böyle? Çünkü, bağ artık bağ değil.

Tepedeki düzce alana çıkınca bir bazalt kayasının parlak sırtına oturup Nevşehir’e bakıyorum. Canlanıyor giderek. Yollar araçlarla doluyor.  Bir saat önce burçlarından fotoğraf çektiğim Muşkara Kalesi daha güzel görünüyor. Kalenin altında yamaçta görkemli kilise. Bir süre öncesine değin tutukevi idi. Şimdi boş. Duyduğuma göre Kültür Merkezi  yapılacakmış. Kent ortacından uzak…Yapılan harcamalar boşa gidecektir. Kimse gelip de burada açılacak bir sergiyi izlemez. Konferansı dinleyecek kimse bulunmaz. Fakat, onarılıp korunması gerekir elbet.

Kayısıların olgunlaşma zamanı. Cinslerine göre değişik günlerde kızarıyorlar. Çocukken, okulda dersler kesilir kesilmez kırlara açılırdık. Koyun, kuzu güderdik. Daha çağla iken yemeğe başlardık zerdaliyi, kayısıyı. Dişlerimiz kamaşırdı ham meyve yemekten. Sabırsızlık işte; bir an önce olgunlaşsa da, doyasıya yesek…İyice tadlanmış zerdalilerden bıkar, bu kez de ekşi çağla aramağa başlardık.

Yerlere bakıyorum. Dökülmüş olgun kayısıların tadına kurt kuş, börtü böcek bakıyor. Delik deşik hepsi de. Karıncalar var üzerlerinde, içlerinde. Onlar biliyorlar ağızlarının tadını. Yere düşen zerdali kurumağa başlayınca “tepitleme” derdik. Tazeliği kalmamış, ama tam da kurumamış…Bunlar en değerli kış besini. Toplansa, eve götürülse, bir bulgur pilavı üstüne en güzel hoşaf bunlarla yapılır. Fakat, kimsede artık o sabır kalmamış. Toplayan yok.

Göre’nin üstünde bazalt kaşı, Hisar dediğimiz yer…Görünüm burada çarpıcı. Çayın koyağına doğru yamaçlardaki evler kaya düşme tehlikesi karşısında boşaltılmış. Yıkıntılar…Bazı evlerin kemerli odaları görülüyor. Yeni ev yaptıranlar, eşeklerle tek tek taşımışlar yonu taşlarını. Bazı evlerin arkalarında kaya oyma damlar görülüyor; açığa çıkmış. İşte biraz aşağıda beş yıl öğrencisi olduğum Göre İlkokulu. Damı uçmuş. Maket gibi görülüyor. Bize pek büyük görünen derslikler buradan minyatür gibi, küçücük görülüyor. Daha ilerde eski evimiz, yeni evimiz…Göre alabildiğine yayılmış; Oylu Dağı yamaçlarına, Alıçyazısı’na, Aşıklıdağ diplerine doğru…Niğde’ye giden yolun iki geçesi deevlerle dolmuş. Özellikle yurt dışından kesin dönüş yapanların güzel evleri al kiremitli çatılarıyla dikkat çekiyor.

Fazla oturmak insanın yorgunluğunu duymasına yol açar. Öyleyse kalkmalı. Yukarı Harmanlar dediğimiz yerde artık tahıl döğülmüyor, hububat serilmiyor, öküzler döğen çekmiyor, traktörler batöz döndürmüyor, esen yelle Göreliler harman savurmuyor. Her şey bitmiş. Eski tahıl kalıntıları yüzünden burada gökçe gövertili  otlar, dikenler, bitkiler büyümüş.

Yürüyorum. Selam vereceğim kimse yok. Ne bir ergin insan, ne bir çocuk. Diyarbakır’dan aldığım, çantama koyduğum , köylünün işine yarayabilecek “tornavida takımı”nı hediye edebileceğim  bir tanıdık çıkmıyor karşıma. Ne yapalım ! Gide gide, yozlaşmış bağların arasından geçerek taa Ballıkaya’nın üstüne varıyorum. Burada su deposu var. Küçük bir sızıntıdan su içiyorum. Oturup Nevşehir’e doğru bakıyorum. Fotograflar alıyorum. Görünüm etkileyici. Sanki bir uçak penceresinden seyrediyorum. Niğde yolunda arabalar vızır vızır. Çocukken, kuzuları yaylıma bırakır, sonra bacaklarımızı aşağı sarkıtır, avaz avaz türkü söylerdik: Kendimize göre bir “koro”…

Ordunun dereleri, aksa yukarı aksa,

Vermem seni illere, Ordu üstüme kalksa…

Yürüyorum. Zerdali, kayısıdan başka kıraç yerde yetişen erikler de var. Olgunlaşmış. Ne tadına bakan var, ne toplayıp götüren. Yaz elması…Armut…Alıçların daha vakti var: Sarı, al al olacaklar. Olsa ne ? Kurt kuş, börtü böcek…Bunları dikenler, budayanlar, aşılayanlar nerede? Toprak altında…Belki Nevşehir pazarından alınabiliyor bu meyveler. Fakat, dağda, bağda olgunlaşanlar toplanamadan yitip gidiyor.

Ya üzümler…Çocukluğumuzda en güzel üzümlerin güneye bakan, az eğimli bağlarda yetiştiğini deneyimlerimizle öğrenmiştik. Gareser garası, Dirmit ya da Dimrit, İmir, Buludu, Gızıl üzüm, bannak üzümü, çavuş…Geziyorum , alaca düşmüş. Bir salkımda birkaç tanesi kararmış. Kimisi kızarık…Tadına bakıyorum. Daha vakit var. Kızılırmak boylarından Nevşehir , Ürgüp pazarına üzüm gelmeğe başladı. Gülşehir’in Yüksekli, Ürgüp’ün Sarıhıdır köylerinin üzümleri. Fakat, Ballıkaya üstündeki bağların yükseltisi 1 450 metre. Yüksek yerey burası …Geç olgunlaşıyor. Fakat bağlar bakımsız. Yabanıl otlar bürümüş her yeri. Bellenmemiş, çapalanmamış, omcaların gözleri açılmamış…Yer yer kuruyan asmalar…Bazı bağlar artık tümüyle çalılaşmış üzüm çubuklarıyla dolu. İnsanı hüzünlendiren bir görünüm…

Artık bu boş kırlardaki, insansız bağlardaki yolculuğum sona eriyor. Ballıkaya’dan aşağı inip Ayşe Ablamın evine varıyorum. Öğle geçmiş. Yemek hazır…Yorulmuşum. Elimi yüzümü yıkayıp sofraya oturuyorum…Ablam anlatıyor : “ Millet gaavede oturuyor. Bağa, bahçaya giden yok gayrı. Esgiden misafire meyve ikram iderdik. Şinci gazuz, meşrubat. Hangisi yarayışlı? Haber alıyoh, dallar gırılıyomuş zelderiden, gidip getiren galmadı. Noolacak bunun sonu, belli değil.”

Yanıt yok…