OKKALIK ÜZÜMLER BALLI

Salanda köyünden Ahmed ağa

sabah ezanında kalktı.

Hayata çıktı.

Kızılırmak koyağına doğru baktı bir süre.

Ekim ayı…

Sabah serin…

Ahırdan eşeği çıkardı, kaşağıladı.

Suyunu verdi, önüne yem koydu.

Palanını yerleştirdi üstüne; kolanını sıkıladı.

İki küfe çıkardı ambardan, çattı.

Sıkıca bağladı.

Ev halkını rahatsız etmek istemiyordu.

Sessizce çıktı avludan.

Gülşehir’in pazarı Cuma…

Köyden birçok kişi düşmüş yola.

Camiden çıkanlar da var; minibüs, traktör bekleyenler…

Ahmed ağa selam vere vere bağın yolunu tuttu.

 

Bağa vardı. Eşeği bağladı bir zerdali ağacına.

Küfeleri indirdi.

Omcaların arasında dolaştı bir süre.

Zor yürüyordu kuru, gevşek toprakta.

Omcalara baktı. Kara, sarı, kızıl, buludu, parmak…

Okkalık salkım salkım üzümler...

Gurur duydu.

Gözleri yaşardı.

Sevinçle seyretti sararmağa başlayan asma yapraklarını.

Meşelikti burası.

 Kirizme ederek, kök sökerek bağ yapmıştı babasıyla birlikte.

Gözüne kestirdiği üzümleri bağ bıçağıyla kesmeğe başladı.

Küçük cıngıllar da tadlanmıştı.

Birkaç tane yedi.

Ballı ballı.

Küfeyi doldurmağa başladı.

Güneş doğmamıştı daha.

Alacakaranlık.

 

Eşek zorlanıyordu üzüm dolu küfeleri taşırken.

Ahmed ağa acıdı hayvana.

Gülşehir’e doğru yol aldılar.

Kızılırmak üzerindeki köprüden geçip, girdiler kasabaya.

 

Bizim çocukluğumuzda Arapsun idi. Gülşehir oldu da sanki gülistan mı oldu?”

Bir köylüsü burada belediye başkanı seçilemeyince canı sıkılmıştı.

Lan ha şu yolların ortasına birgaç dene gül fidanı dikin lan,” diye söylendi.

Toz toprak içindeydi kasaba.

Gaza merkeziymiş. Köyden ne farkı varsa!” dedi kızgın kızgın.

 

Güneş Gülşehir’i aydınlatmağa başlamıştı.

Tanıdığı bakkalın dükkanı açık değildi daha.

Küfeleri, ordan geçen bir Tuzköylünün yardımıyla indirdi.

Dükkanın önüne koydu.

Anlar nasıl olsa benim getirdiğimi,” diye düşündü.

Eşek rahatlamıştı.

Biraz ilerde, Tuzköy yoluna doğru,

                     sahibi göç etmiş yıkıntı bir evin avlusu ahır gibi kullanılıyordu.

Bir de nalbant gelmiş, çalışıyordu.

Eşeği bağladı.

Yürüdü .

Caddeye bakan bir kahvehanede iyi demlenmiş

                  taze sabah çayı içti küçük bardaktan.

İki üç yudumda bitiyordu bu “şeher çayları”.

Parasını ödedi. Zam gelmiş yine.

Bir salkım üzüm bir güçük bardak çay itmiyor,” dedi seslice.

Kahveci ters ters baktı.

Onun da kimbilir ne dertleri vardı.

Külliye’nin önünden ilerledi.

Baktı, bakkal gelmiş.

Selam verdi. Adam, yarımağız yanıtladı selamı.Yüzü asık.

Üzümleri tarttılar.

Darasını düştüler.

Kilosu 35 kuruştan hesabı gördüler.

Piyasa böyle demek ki.

Pazar yerine vardı.

Esnaf tezgah açmağa başlamıştı.

Dikkat etti.

Tüm Kızılırmak koyağından, en çok üzüm getirilmişti.

Yine de 65-80 kuruş arasında değişiyordu fiyatlar.

Bir an üzüldü.

Dürzü…Bir de taa dedemden bu yana tanışırız. Aldatır durur bizi.

Amma, gabahat bizde canım. Gözünü aç, sen de aldanma! “.

……………………………………..

 

Biz bu sömürü düzenine son vereceğiz. Aracıyı ortadan kaldıracağız.

Kooperatifleri gerçek üreticiler çalıştıracak. Ne ezen ne ezilen, insanca hakça bir düzen. Artık Gülşehir’in üzümü, elması İstanbul’da, Londra’da satılacak,

Parası üreticinin cebine girecek. Emek kutsaldır. Köylümüz artık emeğinin karşılığını alacak, mutlu olacaaaak.”

Alkışlar…

Ahmed Ağa ilerledi. Bir kalabalık…Gençler konuşuyor, çocuklar, bazı köylüler de dinliyorlardı. Sokuldu aralarına. Dinleyenler fısır fısır konuşuyorlardı.

Bu üzüm mitingini yapanlar anarşit gominislermiş. Aldatıyorlar köylüyü…”

 

Kürsüden biri iniyor, biri çıkıyordu.

Sonra bir genç saz çaldı, güzel türküler söyledi.

Aşık Veysel, Pir Sultan Abdal, Dadaloğlu…

Ferman padişahın dağlar bizimdir”…

Bak, bak bak…

  Vatandaşı devlete garşı isyana teşvik idiyo bu            türküyü çığıran.”

Baktı Ahmed ağa. Ortamektep’te katip Mehmet..Köylüsü…

Bir şey demedi.

İkindin vakti pazar tavsıdı.

Miting de sönükleşti.

Program bitmişti anlaşılan.

Gençler, meydana yanaşan bir minibüse binmeğe çalışıyorlardı.

Ezan okunmağa başladı.

Allah yok didi. Vurun lan! Bunlar gominis,Allahsızlara ölüüm!”

Tanıdı bu sesi Ahmed Ağa.

Müftülüğün hademesi Selami.

Ortalık bir anda karıştı.

Gülşehirlilir saldırdılar.

Sarılmış minibüs gidemiyordu.

Ahmed Ağanın eline sarı saçlı, çakır gözlü bir delikanlı geçti.

Vay anarşit vay! ” diye bağırdı yumruk atarken gencin kafasına.”

“ Dimek  üzümü bizim yirimize siz düşünüyorsunuz ha. Lan Mosgovadan mı emir alıyonuz lan?”

Sille tokat giriştiler. Tekmeler, yumruklar…Kafa atmalar…

Fakat, gençlerin içinde eğitimli olanlar vardı.

Karşılık verdiler, savundular kendilerini.

Sonra sürücü akıllı davrandı, minibüs hareket etti.

Gülşehirliler gençleri minibüsten almağa çalıştılar, fakat başaramadılar.

 

Ahmed ağanın gözünün önünden gitmiyordu

              sarı saçlı, ağ yüzlü, çakır gözlü genç.

Oğlu Mehmed’e benzetti.

 Delikanlının gözlerindeki korku…Üzüntü…

Babam yaşındasın, sana vurmak istemiyorum amca,”                                                                                        der gibiydi sanki.

Kendini savunmamıştı bile.

 

Eşeği aldı, boşalmış küfeleri yükledi.

Yük olmadığı için,artık binebilirdi. Bindi.

Değirmenden gelenin heybesine bakarlar,” dedi.

Yol üstündeki fırından “şeher somunu “ aldı.

Bir bakkaldan tütün, sigara aldı.

Düştü yola.

 

Binbir emekle yetiştirdiği üzüm, tozundan arınmış,  bakkalın önünde, süslü bir kasada  duruyordu.

Bir bölümü de içerde.

Geçerken eğildi, etiketi okudu:

Salanda üzümü. Kilosu 100 kuruş” yazıyordu.

İçinde anlatılmaz bir burukluk, eşeği sürdü.

 

Gözünün önünde sarı saçlı, çakır gözlü genç.

Zavallı çocuk. Bi de dayak yidi bizden. Haklı mıydılar ne?

 

………………………………………………………