Dünya Masası | 27 Eylül – 4 Ekim

1. Trump ve Yapay Zekâ Şirketleri: Teknoloji Artık Siyasi Bir Güç

29 Eylül'de ABD Başkanı Donald Trump, yapay zekâ sektörünün en güçlü yöneticilerini Beyaz Saray'da ağırladı. Toplantıya OpenAI Başkanı Greg Brockman, Anthropic CEO'su Dario Amodei, Meta CEO'su Mark Zuckerberg, Google CEO'su Sundar Pichai ve Nvidia CEO'su Jensen Huang gibi yapay zekâ alanında ve teknolojide dünyanın en önemli isimleri katıldı. Bu şirketlerin her biri yapay zekânın farklı bir alanında büyük bir güce sahip. OpenAI ve Anthropic gelişmiş yapay zekâ modelleri geliştirirken Nvidia bu sistemlerin çalışabilmesi için gereken çiplerin en önemli ve en büyük üreticilerinden biri. Meta ve Google ise yapay zekâyı sosyal medya, arama motorları ve günlük dijital hizmetlere entegre ediyor.

Toplantının en önemli sonucu, şirketlerin yapay zekâ güvenliği konusunda anlaşmaya varması oldu. Şirketler, yapay zekâ sistemlerinin güvenliğini bağımsız denetçilerle kontrol ettirmeyi, şirket içinde güvenlik mekanizmaları oluşturmayı ve sistemlerin izinsiz erişimlere karşı korunmasını kabul etti. Ancak anlaşmanın yasal olarak bağlayıcı olmaması önemli bir tartışma yaratıyor. Çok sayıda uzman, yapay zekânın potansiyel riskleri bu kadar ciddiyken ve tehlikeliyken devletlerin, yapay zekânın kontrolünü teknoloji şirketlerinin kendi inisiyatifine bırakmaması gerektiğini düşünüyor.

Trump'ın bu yaklaşımının bir diğer amacı ise ABD'deki veri merkezlerinin hızlı şekilde genişletilmesi. Yapay zekâ yarışında Çin'in gerisinde kalmak istemeyen Washington, şirketlerin daha fazla yatırım yapmasını ve yarışta geri kalmamalarını destekliyor. Fakat veri merkezlerinin yüksek elektrik ve su tüketimi, federal ve yerel yönetimlere neden olduğu mali yük, yerel topluluklarda ve halkın bir kesiminde tepki yaratıyor. Böylece yapay zekâ, yalnızca teknoloji sektörünün değil, enerji, ekonomi, ulusal güvenlik, çevre duyarlılığı ve vergi bilinci gibi diğer konuların da merkezlerinden biri hâline geliyor.

2. Fransa'da Liseli Öğrenciler Protestoda

Fransa'daki lise protestoları 21 Eylül'de Paris'in banliyölerinden Créteil'deki Saint-Exupéry Lisesi'nde başladı. Öğrencilerin temel şikâyetleri arasında öğretmen ve personel eksikliği, kalabalık sınıflar, kötü durumdaki okul binaları ve yoğun ders programları bulunuyor. Öğrenciler ayrıca üniversiteye geçiş süreçlerinde yaşadıkları baskıyı ve Parcoursup isimli başvuru sisteminin yarattığı stresi de gündeme getiriyor.

İlk olarak Paris bölgesinde başlayan protestolar birkaç gün içinde Fransa’nın farklı şehirlerine de sıçradı. 1 Ekim'e gelindiğinde Fransa Millî Eğitim Bakanlığı, 1.020'den fazla lisenin protesto ve grevlerden etkilendiğini ve 222 okulda girişlerin tamamen engellendiğini açıkladı. Bazı eylemlerde öğrencilerle polis arasında çatışmalar yaşandı ve son açıklanan sayıya göre 1.950 eylemci gözaltına alındı.

Hareketin politik önemi ise gençlerin eğitim sistemi ve gelecek kaygıları üzerinden mevcut siyasete yönelik memnuniyetsizliğini göstermesi. Sol görüşlü La France Insoumise(Boyun Eğmeyen Fransa) Partisi protestolara destek verirken hükümet, siyasi grupların hareketi kendi amaçları için kullanabileceğini savunuyor.

Fransa 2027 cumhurbaşkanlığı seçimine yaklaşırken Fransa gençliğinin eğitim, ekonomik gelecek ve yaşam koşullarına ilişkin talepleri siyasi partiler açısından önemli bir tema haline gelebilir. Protestolardaki çoğu gencin 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy vereceğini de göz önünde bulundurularak, siyasetçilerin bu gerçeklere göre hareket etmeleri beklenebilir. Özellikle önemli bir potansiyeli bulunan “Boyun Eğmeyen Fransa” hareketinin adayı Jean-Luc Mélenchon'un genç seçmenlere ulaşma çabası bu açıdan çok önemli ve dikkat çekici.

3. Madrid'de Kira Krizi Siyasi Krize Dönüşüyor

Madrid’de 87 yaşındaki Maricarmen Abascal’ın 1956 yılından bu yana yaşadığı evden çıkarılması sadece birkaç gün içinde İspanya genelinde ulusal bir sansasyona neden oldu ve İspanya’daki konut krizinin sembolü haline geldi. Kirasının çok kısa bir süre içerisinde 500 avrodan 2.650 avroya çıkarılmasının sonrasında 70 yıldır yaşadığı evinden tahliye edilen Abascal’ın durumu ülke genelinde büyük bir tepkiye yol açtı. 3 Ekim’de Madrid başta olmak üzere İspanya’nın birçok şehrinde on binlerce kişi konut fiyatlarını, tahliyeleri ve yükselen kira fiyatlarını protesto etti.

Konut krizi elbette yalnızca İspanya’yla sınırlı değil. Berlin’de de yükselen kiralar siyasetin merkezine yerleşmiş durumda. Elif Eralp adaylığında Die Linke’nin 20 Eylül seçimlerinde yüzde 25,7 ile birinci parti olması ve Eralp’in 220 bin konutun kamulaştırılması vaadi, konut krizinin siyasi sonuçlarının ne kadar büyüdüğünü gösteriyor. Eralp’in seçim kampanyasının en önemli başlıklarından biri de yükselen kiralara yönelik çözüm önerileriydi.

Madrid’deki son protestolar, Avrupa genelinde başkentlerde ve büyükşehirlerde giderek büyüyen konut sorunu ve kira fiyatlarını yeniden gündemin merkezine taşıdı.

4. G7'den Enerji Piyasasına Müdahale

G7 ülkeleri bu hafta, geçen haftaki yazımda da dikkat çektiğim enerji krizinin çözümü için yeni kararlar alarak yükselen enerji fiyatlarına karşı önemli bir adım attı. 2 Ekim'de G7, acil durum rezervlerinden toplam 100 milyon varile kadar ham petrol ve dizel yakıtın piyasaya sürülmesi konusunda anlaşma sağladı. Kararın arkasında son dönemlerde Hürmüz Boğazı’ndaki krizin de etkisiyle yükselen enerji fiyatları ve özellikle dizel piyasasında oluşan arz baskısı bulunuyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Avrupa ülkelerine enerji fiyatlarını düşürmeleri yönündeki baskısına devam etti. Washington ayrıca ABD'nin dizel ihracatını yasaklamayacağını açıkladı. G7'nin kararı, devletlerin normal şartlarda serbest piyasa dinamiklerine bıraktığı enerji arzına doğrudan müdahil olması açısından çok önemli.

Enerji fiyatları daha önce de yazımda belirttiğim gibi yalnızca ekonomik bir konu değil. Petrol fiyatlarındaki yükseliş, ulaşım maliyetlerinden gıda fiyatlarına, enflasyondan hükümetlerin politikalarına kadar birçok alanı etkiliyor. G7'nin rezerv kullanma kararı da büyük ekonomilere sahip ülkelerin enerji piyasalarındaki gelişmeleri ekonomik bütünlük ve ulusal güvenlik meselesi olarak değerlendirdiğini gösteriyor.

5. Blaquier-Arrieta Koleksiyonu ve Sanat Eserlerinin Göçü

Dünyanın güzel sanatlar alanında en eski ve en büyük müzayede evi olan Sotheby’s bu hafta, Arjantinli koleksiyoner Nelly Arrieta de Blaquier ve eşi Carlos Pedro Blaquier’in yıllar içinde oluşturduğu Blaquier-Arrieta Koleksiyonu’nu satışa çıkaracağını duyurdu.

Yaklaşık 50 yıldır büyük ölçüde halkın gözünden uzak kalan koleksiyonda, empresyonizm ve post-empresyonizm akımlarının temsilcileri olan Van Gogh, Cézanne, Monet ve Renoir gibi dev sanatçıların eserleri bulunuyor. 12 eserin toplam değerinin yaklaşık 450 milyon dolar olması beklenirken müzayede esnasında daha da yukarı çıkabileceği vurgulanıyor. Van Gogh’un Châtaigniers en fleurs (Çiçek Açan Kestane Ağaçları) tablosu 180 milyon dolara satılıp müzayede rekoru kırması beklenirken, Cézanne’ın Harlequin adlı eserinin ise 120 milyon dolar civarında alıcı bulacağı tahmin ediliyor.

Arjantin’deki yüksek enflasyon ve döviz kısıtlamalarının, zengin ailelerde çok önemli sanat eserleri gibi varlıkları dolar bazında tutma ve yurt dışına taşıma eğilimini güçlendirdiği söylenebilir. Tarihte de sanat eserleri siyasi ve ekonomik kriz dönemlerinde taşınabilir bir servet olarak ülkeler arasında hareket etti. Alman-Yahudi bankacı Siegfried Kramarsky’nin ailesi, Nazi tehdidinin arttığı 1939’da içinde Van Gogh’un Dr. Gachet Portresi’nin de bulunduğu koleksiyonlarının bir bölümünü Amsterdam’dan New York’a taşıdı. Van Gogh’un bu eseri 1990’da Christie’s New York’ta 82,5 milyon dolara satılarak döneminin açık artırma rekorunu kırdı.

Dolayısıyla bugün Blaquier-Arrieta Koleksiyonu’nun satışa çıkması da sanat eserlerinin krizlerle, göçlerle ve servetin yeniden konumlandırılmasıyla kurduğu bu uzun ve çok yönlü ilişki ağının günümüzdeki örneklerinden biri kabul edilebilir.

Kuzey Dalkılıç

4 Ekim 2026

Kaynaklar

1. Trump ve Yapay Zekâ Şirketleri

2. Fransa'da Lise Protestoları

3. Madrid ve Avrupa’da Konut Krizi

4. G7 ve Enerji Krizi

5. Blaquier-Arrieta Koleksiyonu ve Sanat Eserlerinin Göçü