NEHİR KIVRILIRKEN YOLUNU KAYBEDER Mİ?

Tuncay Zeyd
Eğitimci

Bir nehir düşünün. Dağların arasından akarken önüne kayalar çıkıyor; bazen dar bir vadiye sıkışıyor, bazen yön değiştiriyor. Kimi yerde coşkuyla çağlıyor, kimi yerde sessizce ilerliyor. Peki, nehir kıvrıldığı için yolunu mu kaybediyor, yoksa akmaya devam etmenin yeni bir yolunu mu buluyor?

İnsanın hayatı da böyledir. Bir sınavı kazanamayız, geleceğimiz kararmış gibi gelir. Emek verdiğimiz bir iş sonuçsuz kalır, bütün çabamızın boşa gittiğini düşünürüz. Bir dostun vefasızlığı güvenimizi sarsar. Hele sevdiğimiz birini kaybettiğimizde, dünya dönmeye devam etse de bizim için zaman durmuş gibidir. Böyle anlarda içimizden aynı sorular yükselir: “Neden ben? Neden şimdi? Bundan sonra ne olacak?”

Belki de en büyük yanılgımız, hayatın yalnızca bir anına bakıp tamamı hakkında hüküm vermemizdir. Bir fotoğraf karesinden bütün filmi anlamaya çalışırız. Bir halının arka yüzündeki karmakarışık iplikleri görür, ön yüzünde nasıl bir nakış bulunduğunu unuturuz. Oysa biz çoğu zaman düğümü görüyoruz, nakışı değil.

Elbette bu, her acının sebebini öğrenebileceğimiz ya da her kaybın bu dünyada telafi edileceği anlamına gelmez. Bazı sorular cevapsız kalır, bazı yaralar iz bırakır. Fakat anlamını henüz kavrayamadığımız bir olayın, bütün geleceğimizi belirlemesine izin vermek zorunda da değiliz.

Peygamber Efendimizin hicreti bu konuda derin bir ders taşır. Mekke’den ayrılmak zorunda kalan Hz. Peygamber (sav), Hz. Ebû Bekir ile Sevr Mağarası’na sığındığında takipçileri mağaranın yakınına kadar gelmişti. O âna bakan biri yalnızca tehlikeyi, endişeyi ve belirsizliği görürdü. Oysa o yolculuğun devamında Medine’de kardeşlik temelleri atılacak, yeni bir toplumsal hayat kurulacaktı.

Kur’an-ı Kerim, o zor anda söylenen şu sözü bize hatırlatır: “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe, 40)

Buradaki güven, tehlikeyi inkâr etmek değildir. Peygamberimiz yolculuğunu planlamış, hazırlığını yapmış, tedbirlerini almıştı. Sonucu bütünüyle kontrol edemediği yerde ise Rabbine tevekkül etmişti. Demek ki tevekkül, hiçbir şey yapmadan beklemek değil; sorumluluğunu yerine getirirken Allah’a güvenebilmektir.

Hz. Yakub’un evlatlarına söylediği söz de aynı istikameti gösterir: “Gidin de Yûsuf’u ve kardeşini iyice araştırın, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (Yûsuf, 87) Dikkat edelim: Yalnızca sabredin demiyor; gidin, araştırın, arayın ve ümidinizi yitirmeyin, diyor.

Çünkü sabır, çaresizliğe razı olmak değildir. Gerektiğinde yeniden denemek, bir yanlışı düzeltmek, hakkını aramak, hastalandığında tedavi olmak, yorulduğunda dinlenmek ve ihtiyaç duyduğunda destek istemektir. İnsan üzülür; fakat üzüntüsünün bütün kararlarını yönetmesine izin vermemeyi de öğrenebilir. Korkar; ama korkusuna teslim olmadan yürüyebilir.

Hayatın zor kavşaklarında belirleyici olan, yalnızca başımıza gelenler değildir; başımıza gelenler karşısında hangi tutumu seçtiğimizdir. “Bu neden benim başıma geldi?” sorusu elbette insancadır. Ancak bir süre sonra kendimize başka bir soru da sormalıyız: “Şimdi üzerime düşen nedir?”

Bazen bu sorunun cevabı yeni bir kapı aramak, bazen gönül almak, bazen bir haksızlığa karşı durmak, bazen de sabırla beklerken gayreti sürdürmektir. Başarı her zaman istediğimiz sonuca ulaşmak değildir. Kimi zaman asıl başarı, en ağır imtihanda bile ahlakımızı, merhametimizi, inancımızı ve iyilik yapma irademizi kaybetmemektir.

Kur’an’ın “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216) uyarısı da insana kendi bilgisinin sınırlarını hatırlatır. Biz yolun yalnızca önümüzdeki birkaç metresini görebiliriz. Bütün yolu görmek bizim elimizde değildir; fakat gördüğümüz yerde doğru adımı atmak bizim sorumluluğumuzdur.

Öyleyse hayatın her kıvrımını bir kayboluş saymayalım. Gerektiğinde yön değiştirelim, yeni yollar arayalım; fakat doğruluktan, ümitten ve Rabbimize duyduğumuz güvenden vazgeçmeyelim.

Unutmayalım: Nehir kıvrıldığı için yolunu kaybetmez. İnsan da zorlandığı için yenilmiş sayılmaz. Asıl mesele, yol değişse bile istikameti kaybetmemektir.