SİİRT BAYKAN
BİTLİS MUTKİ
1969 yılı Haziran ayı başında Kayseri'ben bindiğim tren beni Tatvan'a ulaştırdı.
Van Gölü'nün batısında bir cennet.Yanında , yalnız Türkiye'nin değil; dünyanın en güzel kalderası ve gölünün olduğu bir harika yükselti. Nemrut sönmüş yanardağı. En son 1444 yılında püskürmüş.
Denizcilik Bankası'nın oteli sanki 5 yıldızlı gibi.
Çevreyi gezip dolaştım, fotograf çektim. Yatılı Bölge İlkokulu'nu ziyaret ettim.
Sonra bindim Diyarbakır yönüne giden bir otobüse, çadırlardan, ışığından anladım burasının MTA kampı olduğunu, gece yarısı Baykan'a varmadan indim.
MTA Enstitüsü kampı. Bizden bir dönem önceki yüksek prospektör arkadaşlar beni sevinçle karşıladılar. Jeolog Halit Arvasi ile aynı çadırda geceledik.
Ertesi gün Bitlis Çayı kıyısında , dölendirilmiş bir kumsalda harika bir kahvaltı.
'' Tebdili mekan eylemişsin. İstersen dinlen biraz, '' diyor Kamp Şefi Sait.
İçim içime sığmıyor.
Hayır, hemen araziye çıkmak istiyorum.
Yüksek prospektör Şenol Aydın ile birlikte Kermate, Destumi yöresine gidip ilk arazi deneyimini gerçekleştiriyoruz.
Şenol'u tanıyorum. Bana pek yüz vermiyor. İlgisi zayıf. Önemsemiyor da.
'' Bunu da mı bilmiyorsun ! '' diyor sık sık.
Saygıda kusur etmiyoruz. Ağabeyimiz . DTCF çıkışlı. Askerliğini de yapmış. Kıdemli sayılır.
Köylerde MTA elemanlarına ilgi... Hemen gıdik kesiyorlar. Benim içim gidiyor, acıyorum.
Orman içinde evler. Ağaçlar kesilmiş. Her yerde uçgun. Bölük pörçük tarlalar. Bu insanlar neyle geçiniyorlar ?
Tütün ekiyorlar. Bitlis'te BEST var. Entegre sigara tesisi. Gelirleri ordan.
Öğleden sonra 16 gibi dönüyoruz kampa. MTA'nın sağlam jeepi emrimizde.
Baykanlı bir çocuk , 14 yaşlarında, dikkatle bizi izliyor. Kamptaki ABD'li, İtalyan, Britanyalı jeologlarla konuşmalarımızı dinliyor. Ibbitson Firması-MTA İşbirliği ile çalışan elemanlar.
'' Abi, bana ingilizce dersi ver. Bütünlemeye kaldım, onu versem mezun olacağım. ''
Tamam. Her gün, arazi dönüşü çocuğa ingilizce dersi veriyorum. Zeki. Hemen kavrıyor.
ODTÜ öğrencileri var kampta. Güya staja gelmişler. Halkla ilişkileri yok. Benim verdiğim ingilizce dersine aldırmıyorlar, hatta duyumsuyorum, dudak büküyorlar.
Bir akşam, haber geliyor. Bitlis Çayı koyağının doğusunda bir köyde harmanlar yanıyormuş. Biz yalnız maden aramııyoruz. Halka da yardım etmeliyiz. Birçok arkadaş koşa koşa gidip yangını söndürüyoruz. Sonra Bitlis Çayı'nın serin sularında yüzüp serinliyoruz.
Bir sabah baktım kampta, daha önce görmediğim, Yüksek Prospektör Zeki Mercik. Önceki dönemden, en saygın ağabey. Kucaklaşıyoruz. Benim kampa gelmemden mutlu olduğunu söylüyor.
'' Ben, Amerikalı Frank Meistrel ile birlikte Yanıkçakır köyündeydim. Bu jeolog hastalandı. Tekrar oraya dönmeyecek. Ben MTA Bölge Müdürü Maden Mühendisi Alaaddin Hamamcıoğlu'na haber veririm. Onayını alırız. Benle gelir misin ? Yalnız, önceden söyleyeyim. Yol,iz yok. Meşekkatlidir. ''
Zeki Ağabey sevdiğim bir insan. O isterse elbet ben kabul ederim.
Kamp şefliğine, Siirt Bölge Müdürlüğü'ne haber veriliyor. Tamamdır.
Bu arada Dr Frank Meistrel ile tanışıyoruz. Kanlı dizanteri teşhisi konulmuş. Yorgun, bitik. Kampta dinleniyor. Bol ilaç verilmiş.
İki gün hazırlık yapıyoruz. MTA jeepi bizi Ziyaret adlı, Doğu'da örneği bol olan, türbesi bulunan bir köye dek götürüyor. Burdan sonra yol yok. Ne yapacağız. Zeki Bey'in tanıdığı Satılmış adlı bir köylü genç bizi bekliyormuş. İki katırı bulup getiriyor. Eşyalarımızı yüklüyoruz onlara.
Çevreme bakıyorum. Demek Doğu Anadolu burası...İnsanlar ürkek ürkek bakıyor, hemen gizleniyorlar. Bizden korkuyorlar mı ?
Bazen yürüyerek, bazen katıra binerek saatlerce, ormanı yokedilmiş dağ yamaçlarından, derelerden, geçerek ilerliyoruz. İçerlere girdikçe insanlar daha doğal. Selam veriyoruz, karşılık veriyorlar. Belki kürtçe, belki zazaca. Çeşme başlarında genç kızlar diri diri bakıyorlar biz iki yabancıya. Konuşmak ne mümkün !
Akşam köye varıyoruz. Yanıkçakır. Demek birkaç ayımız burada geçecek. Zeki Bey, Satılmış'a para ödüyor, geri gönderiyor.
Gülüyor. '' Katırın bir günlüğü 50 TL. Bizim yevmiyemiz 30 TL'' diyor.
Tütün yetiştirilen bir köy. Birbirine girmiş evler. Bir boşluğa çadırımız kuruluyor. Canla başla çalışıyor gençler. Çünkü onlar yarın bizim kılavuzumuz, arazi çalışmamızda işçimiz olacaklar.
Ertesi gün muhtar bizi evine davet ediyor. Ortalıkta hizmet veren çocuklar var. Kadın, kız görülmüyor. Taze sağılmış süt, bal , yoğurt ve darı ekmeği...Kahvaltımız nefis.
Ertesi gün çevreyi tanımaya çıkıyoruz. Ellerimizde topografya haritaları. Bakır-kurşun-çinko araştırma grubundayız.
Her yerde küçük küçük tarlalar, tütünler çiçekte. Bal arıları vızır vızır, bulutsu.
Görünüm güzel.
'' Açlığına dayanırsan, manzaramızın tadına doyum olmaz,'' deyip gülüşüyorlar.
Fotograf çekiyorum. Çizim yapıyorum. Bu arada adlarının Ayine ve Melike olduğunu öğrendiğim iki küçük kızla ''söyleşi'' yapmağa çalışıyorum.
Her günümüz böyle. Ömer Doğru adlı iyi bir rehberim var. Candan bir insan. Ben ona değer veriyorum, o da bana 'babaca' davranıyor. Yörede herkes birbirini tanıyor. Ömer Ağa, öğleyin beni komşu köye götürüyor. Bir adama selam veriyor. Hemen kalaylı bakır sahanda apak bal geliyor, yanında bir testi su. Yörenin balı ünlü. Kilosunu tüccara 8.5 liradan satıyorlarmış. Fakat kovanları ilkel.
Frank Meistrel'in nasıl sayrı düştüğünü soruyorum. Zeki Ağabey anlatıyor. '' İçtiği sudan mı, neyse ! Bir gün çadırdan çıkamamış. Perişan, düşkün. Bavulundan karısının, kızının resmini çıkarıp ağlamış. Galiba öleceğini anladı. Telefon, telefon, ambülans demiş. Burası uygarlıkların daha u harfinin ulaşmadığı bir yurt köşesi. Ne telefonu, ne ambülansı...Yol yok. Sonunda köylüler bir sedye hazırlamışlar, omuzlarında taşıyarak Bitlis-Siirt yoluna dek taşımışlar. Oradan MTA jeepi gelmiş , Siirt Devlet Hastanesi'nde tedavi görerek iyileşmiş.
Ben Dr Frank Meistrel'i bir kez Baykan kampında gördüm. Bir daha karşılaşmadık. Anlaşılan Ibbitson Firmasından ayrılıp dönmüş Amerika'ya.
....................
Burası Mutki İlçesine bağlı . Unutulmuş, kimsenin önemsemediği bir küçük köy...
MTA burada araştırma yapıyor. Bakır-kurşun-çinko madeni bulunursa yol da açılır. Okul da yapılır. Köylü Bitlis'e, Diyarbakır'a da gider. Uygarlığın nimetlerinden yararlanır.
Evlerin içine girmek yok. Kapınan görünen o ki, sergi de yok. Mobilya ? Koca bir ceviz ağacını kesmişler, küçük bir tabure ortaya çıkmış. Marangoz yok. Zanaatçı ara da , bul !
Tarlalar bölük pörçük. Eski ormanlık alanlardan çıkarılmış sığ topraklı ekenekler. Her yerde uçgun. Tütünden gelir sağlıyorlar. Ya tahıl ? Buğday, çavdar, arpa, yulaf. Yok. Ne var ya! Darı...Elde edilen bir torba darıyı belgesel filmlerde seyrettiğimiz gibi, taşın çukuruna koyup üzerinde bir taşla gide gele ezip un eyliyorlar. İçinde diş diş darı kalıyor yine de. Ocakta pişiriyorlar darı hamurunu. Sıcakken,eh yeniyor da, soğuyunca taş gibi, saylak gibi oluyor. Gidip Mutki'ye un alacak, getirecek durumları da yok. Dağlardan gürül gürül sular geliyor karlar eridikçe. Kimsenin aklına bir değirmen kurmak gelmemiş.
Acaba diyorum, Milattan 2 bin yıl önce bu dağlar arasındaki yerlerde insan toplulukları var idiyse, onlar da böyle mi yaşıyorlardı ?
Köylü darı ekmeğiyle yaşıyor. Ya biz ? Bisküvi , kete, kurabiye, simit yiyoruz. Gelirken getirdiğimiz. Arada çorba kaynatıyoruz, tavuk kestiriyoruz. Parasını bol bol ödüyoruz.
Dede, baba, torunlar...Birbirlerine sokulmuşlar, sanki bir saldırı olursa savunma içgüdüsü davranışı. Dede, Papier de Damas marka kağıdı çekip alıyor; tütün sarıyor. Oğulun tütünü bitmiş. Şalvarının büyük cebindden bir paket tütün çıkarıyor, kalıp gibi. Keskin bıçağıyla doğruyor. Sonra o da babası gibi yapıyor. Keyifle tüttürüyor sigarasını. Tütün kalıbını, bıçağını oğluna atıyor. Hep birlikte aynı işi yapıyorlar.
George Aldwin adlı bir İngiliz çıkageliyor bir akşam. Satılmış yine işbaşında. Katırdan inmesine yardım ediyor. Biz de valizini indiriyoruz. Tanışıyoruz. Daha 25 yaşında bir jeolojik harita uzmanı. MTA Siirt Bölge Müdürlüğü'nün yazısını veriyor Zeki Ağabeye. Buradaki görevimiz sona ermiş.
Ertesi gün hazırlığımızı yapıyoruz. Bir dağ var arada. Kolay geçit vermeyen bir yükselti. Yer yer ormanlarla kaplı. Onu aşıp, Mezre adlı köye gidip araştırmamızı orada yapacağız.Aldwin'le vedalaşıyoruz.
Zeki Ağabeyin radyosundan öğreniyoruz.
Temmuz ortası. ABD aya astronot gönderiyor.
Aynı anda yola çıkıyoruz.
Amerikan uzay yolcuları aya ulaştığı sırada biz de Mutki'nin Mezre köyüne varıp çadırlarımızı kuruyoruz.

.................
Gün Görmez Gündoğu Elleri adıyla, MTA kamplarındaki 1969 yılı izlenim ve gözlemlerimi 1971 yılında Mart, Nisan aylarında Ankara'da Ulus Gazetesi fotoğraflı, çizimli olarak yayımlanmıştı.
-------------------------
2020 Ekim . Diyarbakır