ASIL HAYAT; ŞU AN BİZE VERİLMİŞ OLANDIR!

Tuncay Zeyd Sesli | Eğitimci

Her anın bir hakkı, her konumun bir sorumluluğu vardır.

Bir baba için o anın hakkı, bazen evladının gözlerine bakarak onu dinlemektir. Bir anne için çocuğuna sevgiyle dokunmak, onun dünyasına girebilmektir. Bir evlat için yaşlanan anne babasının gönlünü almak, ihtiyaçlarını fark etmek, onlara merhametle yaklaşmaktır.

Bir öğretmen için karşısındaki öğrencinin yalnızca zihnine bilgi aktarmak değil, kalbine dokunmak, şahsiyetinin gelişmesine katkı sunmaktır. Bir yönetici için makamının hakkı, kendisine verilen yetkiyi adaletle kullanmak ve emaneti ehliyetle taşımaktır. Bir çalışan için aldığı ücretin, üstlendiği görevin ve kullandığı zamanın hakkını vermektir.

Bir vatandaş için yalnızca haklarını istemek değil, yaşadığı topluma, ülkesine, milletine ve ortak geleceğe karşı sorumluluklarını yerine getirmektir. Bir Müslüman için ise bütün bunların temelinde, Allah’a karşı kulluk vazifesini unutmadan kul hakkını gözetmek, mazlumun derdine duyarlı olmak, imkânı ölçüsünde iyiliğe ve adalete hizmet etmek vardır.

Çünkü kulluk yalnızca seccadede değil; evde, okulda, iş yerinde, sokakta, makamda ve insanlarla kurduğumuz her ilişkide kendisini göstermelidir.

Namazın hakkı vardır. Ailenin hakkı vardır. Evladın, anne babanın, komşunun, yetimin, mazlumun, işin ve emanetin hakkı vardır. Hatta insanın kendi bedeninin, ruhunun ve kendisine ayrılan ömrün de hakkı vardır.

Peki, biz bütün bu hakların ne kadar farkındayız? Günümüz insanı çoğu zaman yarının hesabını yaparken bugünün sorumluluklarını unutuyor. Daha fazla kazanmak, daha iyi şartlara ulaşmak, geleceğini güvence altına almak için çabalıyor. Elbette çalışmak, üretmek, geleceği planlamak önemlidir. Ancak bugün bize emanet edilen hayatı ihmal ediyorsak, kazandıklarımızın yanında neleri kaybettiğimizi de sorgulamalıyız.

Çünkü yarını kazanmak uğruna bugünün hakkını kaybetmek, farkına varılmayan büyük bir kayıptır.

Vaktin sahibi Allah’tır, biz ise emanetçiyiz

Her şeyin gerçek sahibi Allah’tır. Vaktin de, ömrün de, sağlığın da, imkânların da, içinde bulunduğumuz şartların da sahibi O’dur. Yüce Allah bu dünyayı insan için bir imtihan alanı olarak yaratmıştır. Her birimizi farklı şartlarda, farklı imkânlarla ve farklı sorumluluklarla sınamaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk, 67/2)

Demek ki hayatın asıl meselesi ne kadar yaşadığımız, ne kadar kazandığımız veya hangi makama ulaştığımız değildir. Asıl mesele, bize verilen hayatı nasıl yaşadığımız ve bulunduğumuz konumun hakkını ne ölçüde verebildiğimizdir.

Kimimiz bollukla, kimimiz yoklukla; kimimiz sağlıkla, kimimiz hastalıkla; kimimiz makamla, kimimiz güçsüzlükle imtihan ediliyoruz. Bazen güneş açıyor, bazen gökyüzünü bulutlar kaplıyor. Hayatın her döneminde şartlar istediğimiz gibi olmayabilir. Ancak Müslümanın sorumluluğu, şartların mükemmel olmasını beklemek değildir.

İmtihanın şartlarını her zaman biz belirleyemeyiz. Fakat o şartlar içerisinde üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmekle yükümlüyüz. İşte gerçek kulluk bilinci burada başlar.

İyiliği ve sorumluluğu yarına ertelemeyelim

İnsan bazen sahip olmadığı imkânları, sahip olduklarını değerlendirmemenin gerekçesi hâline getiriyor: “Zengin olunca yardım ederim. Vaktim olunca çocuklarımla ilgilenirim. İşim hafifleyince anne babamı ziyaret ederim. Emekli olunca ibadetlerime daha fazla zaman ayırırım. Şartlar düzelince insanlara faydalı olurum.”

Peki, ya beklediğimiz o gün hiç gelmezse? Ya bugün dinlemediğimiz evladımız yarın bizimle konuşmak istemezse? Ya bugün gönlünü almadığımız anne babamız yarın aramızda olmazsa? Ya bugün yardım edebileceğimiz bir insanın ihtiyacı yarın artık karşılanamaz hâle gelirse?

İnsanın en büyük pişmanlığı bazen yapamadıkları değil, yapabileceği hâlde erteledikleridir.

Oysa Allah, insana sahip olmadığı imkânların değil, kendisine verilen imkânların sorumluluğunu yüklemiştir. Kur’an-ı Kerim’de “Allah hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.” (Bakara, 2/286) buyrulmaktadır. Bu ilahî ölçü, hem Allah’ın merhametini hem de sorumluluğumuzun sınırlarını hatırlatır.

Herkesin imkânı aynı değildir. Herkes aynı yardımı yapamaz, aynı hizmeti üstlenemez, aynı yükü taşıyamaz. Ancak herkesin yapabileceği bir iyilik, yerine getirebileceği bir görev, koruyabileceği bir emanet vardır. Bir insanın derdini dinlemek, bir yetimin başını okşamak, bir komşunun ihtiyacını gidermek, kırgın bir gönlü onarmak, görevini hakkıyla yerine getirmek… Bunların her biri bulunduğumuz anın hakkını vermenin birer ifadesidir.

Allah’ın bize vermediği imkânların peşinde üzülürken verdiği imkânların hesabını unutmayalım.

Kulluk, hayatın bütününü kuşatan bir sorumluluktur

Bazen kulluğu yalnızca belirli ibadetlerle sınırlı bir görev gibi algılıyoruz. Oysa namaz, oruç ve diğer ibadetler kulluğun vazgeçilmez esasları olmakla birlikte, İslam’ın insandan beklediği sorumluluk bunlarla sınırlı değildir. İşini dürüst yapmak, emanete ihanet etmemek, ailesine merhamet göstermek, insanlara adaletle davranmak, ihtiyaç sahibinin yanında olmak da kulluk bilincinin hayata yansımasıdır.

Bir öğretmenin dersini hakkıyla anlatması, bir doktorun hastasına özen göstermesi, bir esnafın müşterisini aldatmaması, bir yöneticinin yetkisini şahsi çıkarlarına kullanmaması, bir vatandaşın kamu malını kendi emaneti gibi koruması… Bütün bunlar samimi bir niyetle yapıldığında insanın Allah’a karşı sorumluluğunun bir parçası hâline gelir.

Çünkü insanın Allah’a karşı sorumluluğu ile insanlara karşı sorumluluğu birbirinden kopuk değildir.

Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında zulüm, açlık ve çaresizlik içerisinde yaşayan insanların varlığı da bu sorumluluğu hatırlatıyor. Gazze’de, Doğu Türkistan’da veya dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan acılara karşı duyarlılığımız, yalnızca üzülmekle sınırlı kalmamalıdır. Herkes bulunduğu konumda, sahip olduğu imkânlar ölçüsünde iyiliğe, adalete ve insan onurunun korunmasına katkıda bulunmanın yollarını aramalıdır.

Çünkü Müslüman, yalnızca kendisi için yaşayan değil, yaşadığı hayatın başkaları üzerindeki sorumluluğunu da taşıyan insandır.

Asıl hayat, şu an bize verilmiş olandır

Geçmiş geride kaldı. Geleceğe ulaşacağımızın ise hiçbir garantisi yok. Elimizde bulunan gerçek, şu anda bize verilmiş olan zamandır. Ancak bu düşünceyi yalnızca anın tadını çıkarmak şeklinde anlamamak gerekir.

Anın hakkını vermek, anın keyfine teslim olmak değil; o anda Allah’ın bize yüklediği sorumluluğu yerine getirmektir.

Bazen çalışmak, bazen dinlenmek, bazen susmak, bazen hakkı söylemek, bazen sabretmek, bazen mücadele etmektir. Bazen bir evladın yanında olmak, bazen yaşlı bir annenin duasını almak, bazen bir mazlumun sesine ses katmaktır. Her anın ihtiyacı aynı değildir. Her insanın imtihanı da aynı değildir. Önemli olan, içinde bulunduğumuz şartların ve üzerimize düşen sorumlulukların farkında olarak yaşayabilmektir.

Bugün sahip olduğumuz sağlık, yarın elimizde olmayabilir. Bugün birlikte olduğumuz insanlar yarın yanımızda bulunmayabilir. Bugün iyilik yapabilecek gücümüz varken yarın başkalarının yardımına muhtaç olabiliriz.

Öyleyse kendimize şu soruyu sormanın vakti gelmedi mi? “Allah’ın bugün bana verdiği ömrün, sağlığın, ailenin, makamın, mesleğin, imkânların ve sorumlulukların hakkını ne kadar verebildim?”

Bir gün hepimiz bu dünya sahnesinden ayrılacağız. Makamlarımız, servetimiz, unvanlarımız ve sahip olduğumuzu düşündüğümüz bütün imkânlar geride kalacak. Geriye niyetlerimiz, amellerimiz, yerine getirdiğimiz veya ihmal ettiğimiz sorumluluklarımız kalacak. Belki de o gün en büyük pişmanlığımız, ulaşamadığımız yarınlar değil, hakkını veremediğimiz bugünler olacak.

Unutmayalım! Hayatın sahibi Allah’tır. Vaktin sahibi Allah’tır. Bize verilen bütün imkânlar O’nun lütfu ve emanetidir. Bize düşen, geçmişin pişmanlıklarıyla tükenmek veya geleceğin hayalleri içinde bugünü kaybetmek değildir. Bize düşen, bugün bulunduğumuz yerin, taşıdığımız emanetin, üstlendiğimiz görevin ve kulluğumuzun hakkını vermektir.

Çünkü hayat, yalnızca yaşadığımız yılların toplamı değil, hakkını vererek değerlendirdiğimiz anların da anlamıdır.

Asıl hayat, ertelenmiş yarınlarda değil, bugün bize verilmiş olandır.

Vaktin sahibi var. Vakit emanet. Her emanetin de bir hakkı ve hesabı var.

Tuncay Zeyd Sesli · Eğitimci