BİR İNKÂRIN ANATOMİSİ
İçine şüphe girmişti işte, bazen buna takılıp kalıyor, “Ne yapacağım, ne yapacağım?” diye kendi kendine mütemadiyen soruyordu.
Bir taraftan da müthiş korkuyor, “Sonra ben ne olurum? Çok kötü durumlara düşerim, yanarım?” diye düşünmeden edemiyor, kıvranıyor, sıkılıyor ama bir çözüm yolu da bulamıyordu.
Kimi zaman “boş ver, inceldiği yerden kopsun!” türünde kimi düşüncelere dalıyor, biraz rahatlıyor, hatta sıkıntısından kurtulduğunu sanıyor, neşeleniyor, çok konuşuyor, şakalar, espriler yapıyor, arkadaşlarını güldürüyor, sanki çok huzurlu imiş görüntüsü veriyor, biraz nefes alabiliyordu.
Yalnız kalınca tekrar, aynı duygular, yine o bildik korku gelip yüreğinin başına oturuyor, bu duygu ve korkudan kurtulamıyor, hiç konuşmak istemiyor, kendi içinde o müthiş çelişkiyi yaşıyor, kâh bunalıyor, kâh daralıyor, korkusu zirvelere tırmanıyor, kendini büyük bir boşluğun içinde buluyor, kimi zaman kafasını yastığın altına sokarak uyumaya çalışıyor ama uykunun kırıntısı bile yok.
Okul zamanı gelince biraz rahatlar gibi oluyor, dersler, ilginç konular, koşuşturmalar, çığlıklar, sesler onu oyalıyor, sanki problemden uzaklaşabilirmiş gibi oluyor, az da olsa unutuyor ya da unuttuğunu sanıyordu.
Bazen “Bana ne ya, önemli mi sanki bırak, bırak!” düşünceler gelip yerleşiyordu beyninin orta yerine, o düşünce ile biraz huzur bulmaya çalışıyor, ince bir boş vermişlikle bu işi kökten bitirebileceği gibi bir yanılgıya da düştüğü oluyordu.
Fakat her boş verdiğinde korkusu daha beter artıyor, kendisini iyice bunaltıyor, daraldıkça daralıyor, ince bir hastalığa yakalanmış gibi, kesik kesik, sahte bir öksürük peyda ediyor, etrafına bakarak, gözlerini kırpıştırarak korkusunu unutmaya çalışıyordu.
Bu hal yıllarca sürecekti.
Korkuları onu teslim almaya, inkârın dozunu artırmaya çalışacak, o direnecek, teslim olmayacak, sığındığı kitaplardan yardım bekleyecek, kimi zaman umutlanacak, kimi zaman derin bir uçurumun içine düşmüş gibi yok olacak, sonra tekrar ortaya çıkacak, yaşamaya çalışacaktı.
Bu çelişkiler varlığını sürdürdükçe hayat ile olan bağları inceliyor, bir huzursuzluk ve sinirlilik yakasına yapışıyor, bazen kendini tanıyamıyor, “Bu ben miyim?” türü düşüncelerin içinde buluyordu kendini.
Teslim olmadı, korkularına direndi, kitaplarına kaçtı, kitaplarından imdat aradı, çoğu zaman buldu da. Fakat hiçbir zaman tam anlamı ile huzuru bulamadı. Kimi zaman inkârın gücünün korkunçluğuna karşı geri çekilirken, kimi zaman inancın ‘o rahatlatıcı huzuru’ içinde yılmaz bir savaşçıya bile dönüşüyordu sanki.
Hiç farkında olmadan zaman geçiyor, yıllar yılları kovalıyor, kimi düşüncelerin anlamsız olduğunu görüyor, fakat yılanın başını bir türlü ezemiyor, ezdiğini sanıyor, çok zaman yanıldığını anlıyor, tekrar o acı veren çıkmaz sokağa geri dönüyordu.
Nihayet bir gün kendine can simidi olacak o gerçeğe rastladı kitaplarında… “İşte bu, işte bu, seni yendim ey inkâr!” diye sevincinden deli oldu sanki, etrafını saran o müthiş huzurun ve inancın rahatlığını yudum yudum içti günlerce, büyük bir haz duyarak.
Tüm bunlardan sonra o yaşadıkları birer anı olarak, ama acı bir anı olarak kalacaktı beyninin kıvrımlarında…