BİR KÜÇÜK ÇAKIL TAŞI

Yürüyordu, yemyeşil bir çevre uzanıyordu önünde, hiç görmediği çiçeklere, kelebekler inip kalkıyor, hiç görmediği çiçeklerde dans ediyorlardı adeta.

Sanki usta bir ressamın elinden çıkmış gibiydi her yer, mest oluyor, nereye bakacağına şaşırıyor, bu güzel çevre ile önündeki yol da uzayıp gidiyordu sonsuzluğa sanki. Hiç bitmesin istiyordu ne yol, ne de bu tablo gibi çevre.

Sanki dünyanın cennet köşelerinden biriydi, ya da öyle sanıyordu, ama cennette de ancak bu kadar mutlu olurdu belki de. Sanki yürümüyor da, şekilleri, yeşilliği, kuşları, arıları, ağaçları, halı gibi uzanan yemyeşil çimenleri içiyor, hem içiyor hem mest oluyordu ki doyasıya.

O da ne?

Yolun ortasında bir çakıl taşı, ama nasıl olurdu, bu taş buraya yakışmazdı ki, kim atmıştı bu taşı buraya, olamaz, olamaz, bu güzelliğe bu çakıl taşı uymaz, güzelliği, cenneti bozar, cehenneme çevirir burayı.

Gözünü taştan ayırmıyor, adeta her şey buhar olup uçmuş da sadece taş kalmıştı orada. Bir taş, hem de kapkara, çirkin, katı, renksiz, şekilsiz bir taş.

İyi de ya ilerde de aynı taşlardan varsa, yol hep bunlarla kaplı ise, nasıl yürüyecek, nasıl olacak, bu yudum yudum içtiği güzelliğin tadına nasıl varacaktı, varamazdı ki, taş her şeyi bozmuş, tüketmiş, bir karabasan gibi gelip oturmuştu güzelliğin ortasına.

Uzun bir süre taşın etrafında döndü, döndü. Gözü taşa kitlenmiş, gözü ile beraber aklıda taşa kitlenmiş, başka bir şey düşünemez olmuştu. Taşı kaldırıp atsa ne olacaktı ki, ileride başka taşlar ortaya çıkacak, aynı şeyleri tekrar yaşayacaktı.

Bunalıyor, terliyor, daralıyor, nefes alamaz hale geliyor, derin derin soluyor, kalbi deli gibi çarpıyor, titriyor, mütemadiyen taşın etrafında dönüp duruyor, “şimdi bu taş nereden çıktı, ne yapacağım, nasıl gideceğim, Allah’ım yardım et!” diye düşünüyor, başka hiçbir şey düşünemiyordu.

Nihayet yürümeye başladı, ama bedeni yürüyor, bedeni uzaklaşıyor, aklı taşta, aklı taşa takılıp kalmış, o taşın yanında hiçbir yere ayrılmıyordu. Gitmiyor, sürünüyor, ayakları ileri giderken bile geri gittiğini sanıyor, taş ve taş düşüncesinden kurtulamıyordu.

Uzun bir süre gitti, korku ile etrafına bakıyor, başka bir taş çıkar karşıma endişesi taşıyor, bundan kurtulamıyordu. Ne çevre, ne güzellik, ne arılar, kuşlar, çimenler kalmıştı, beyni taş kesilmişti sanki.

Bir taş hayatını bu kadar değiştirebilir miydi? İşte en çok buna kahroluyor, kahroldukça kızıyor, öfkeleniyor, kendine küfrediyor, tüm bunlar da taşı unutmasını engelliyor, adeta gökyüzünden taş yağacak, her taraf taşa kesecek, taştan göz gözü görmeyecek hissine kapılıyor, bunalıyor, nefes alamaz hale geliyor, duruyor, ne durduğunu ne yürüdüğünü biliyordu.

Taş çok uzaklarda kalmıştı ama gelin de bir de ona sorun, taş tüm beynini kaplamış, esir almış demir parmaklılarla kapatmıştı sanki.

Artık taşın esiridir, ya böyle yaşayacak ya da… Ötesini düşünemiyor, mutluluğu, yaşam zevkinin unutmuş, canlı bir cenazeye gibi öyle yaşıyor, yaşadığını sanıyordu.

Kopamadı, ne taştan, ne de taşın korkunç düşüncesinden, öylece yaşamaya çalıştı, yaşadı da nice yıllar delicesine....