CADILAR BAYRAMI’NDAN NEVRUZ’A, NEVRUZ’DAN RAMAZAN VE KURBAN BAYRAMLARINA…
YOLCULUK NEREYE?
Tuncay Zeyd Sesli | Eğitimci
GÖNÜLLERİNİ GÖTÜREMEDİĞİMİZ YERLERE BAŞKA YOLLARDAN GİDİYORLAR
Biz su gibi aziz, canımızdan kıymetli evlatlarımızı maddeten, manen, kalben ve ruhen Mekke’ye, Medine’ye, Kudüs’e; Orta Asya’nın kadim şehirlerine, Semerkant’a, Taşkent’e ve Çanakkale’ye yeterince götüremedik. Mekke’nin tevhidini, Medine’nin kardeşliğini, Kudüs’ün emanet bilincini; Semerkant’ın ilmini, Taşkent’in kültürünü, Türkistan’ın irfanını ve Çanakkale’nin fedakârlığını onların gönüllerinde yeterince yaşatamadık.
Biz çocuklarımızı bu medeniyetin ruhuyla buluşturamayınca onlar da gönüllerini dolduracak başka yollar, başka kahramanlar, başka sevinçler buldular. Eskiler, ‘Su akar, yatağını bulur.’ der. Çocukların da sevilmeye, ait olmaya, heyecan duymaya ve hayatlarına anlam kazandırmaya ihtiyacı vardır. Mesele suyun akması değil, bizim o suya hangi yatağı hazırladığımızdır.
Atalarımız, ‘Ağaç yaşken eğilir.’ demiş. Biz ise bazen fidanlarımızın köklerini beslemeyi ihmal edip dallarının neden başka yönlere uzandığını sorguluyoruz. Oysa bir çocuğu Mekke’ye götürmeden Kâbe sevgisiyle, Medine’ye varmadan Peygamber muhabbetiyle, Kudüs’ü görmeden Mescid-i Aksâ’nın emanetiyle, Semerkant’a gitmeden ilim ve irfan mirasıyla, Çanakkale’yi ziyaret etmeden ecdadın fedakârlığıyla buluşturmak mümkündür.
Bir milletin geleceği yalnızca sınırlarında değil; çocuklarına verdiği isimlerde, kutladığı bayramlarda, yaşattığı geleneklerde ve yetiştirdiği nesillerin gönül dünyasında saklıdır. Çünkü milleti ayakta tutan yalnızca toprak değil, o toprağa anlam veren inanç, kültür, hafıza ve şahsiyettir.
Çocuklarımıza Yusuf, Meryem, Ömer, Mehmet, Fatih ve Alparslan gibi isimler veriyoruz. Yusuf dediğimizde iffeti ve sabrı, Ömer dediğimizde adaleti, Mehmet dediğimizde tarihimizin hatırasını, Alparslan dediğimizde cesareti hatırlıyoruz. Elbette güzel isimler tek bir dile ait değildir; asıl mesele bu isimlerin taşıdığı anlamı evlatlarımızın hayatına işleyebilmektir. Çocuğumuza Yusuf adını verip Hz. Yusuf’un ahlakını öğretemiyorsak geriye yalnızca güzel bir ses kalır.
Peki, çocuklarımız hangi bayramın heyecanıyla büyüyor? Son yıllarda sosyal medya, dijital oyunlar ve popüler kültür aracılığıyla Cadılar Bayramı’nın kostümleri, maskeleri ve sembolleri çocuklarımızın dünyasına giriyor. Bir çocuk bunları tanırken Ramazan’ın gelişini, bayram sabahlarının sevincini, kandil gecelerinin manevi iklimini ne kadar tanıyor? Bu soruyu çocuklara değil, önce kendimize sormalıyız.
Noel, Hristiyanlıkta Hz. İsa’nın doğumunun anıldığı dinî bir bayramdır; miladi yılbaşı ise farklı bir takvim olayıdır. Bu ayrımı gözetmek gerekir. Başka inançlara saygı duymak, kendi inancımızı ve dinî bayramlarımızı yaşatmaya engel değildir. Nevruz da Türk dünyasının pek çok yerinde baharın ve yenilenmenin kültürel simgelerinden biridir. Her geleneği kendi tarihî ve kültürel bağlamında tanırken Ramazan ve Kurban bayramlarımızın manevi anlamını da yaşatmak zorundayız.
Başkasının bayramına saygı duymak için kendi bayramını unutmak gerekmez. Başkasının kültürünü tanımak için kendi kültürüne yabancılaşmak gerekmez. Modernleşmek, köklerinden vazgeçmek değildir. Gençlerimiz yabancı dil de öğrenmeli, bilim ve teknoloji de üretmeli, dünyayı da tanımalıdır. Fakat bunu yaparken kendi tarihine, diline, inancına ve ahlakına da sahip çıkmalıdır. Şahsiyet sahibi insan, dünyayı tanıyan ama kendisine yabancılaşmayan insandır.
Asıl tehlike bir kutlamadan ibaret değildir; asıl tehlike, insanın kimliğini ve istikametini kaybetmesidir. Bir nesil kendi kahramanlarını tanımazsa başkalarının kahramanlarıyla büyür. Kendi bayramlarının sevincini yaşayamazsa başka kutlamalarda heyecan arar. Kendi tarihinden beslenmezse başkalarının hikâyeleriyle kendisine kimlik kurmaya çalışır.
Burada sözü çocuklarımıza yöneltmek kolay; sorumluluğu üstlenmek zordur. Çocuk, anne babanın sırrıdır. Çocuk çoğu zaman bize söylediklerimizi değil, yaşadıklarımızı yansıtır. Biz bayramı yalnızca tatil, akrabalığı yük, yardımlaşmayı angarya görüyorsak o gönülde nasıl bir değer dünyası yeşerecek? Kendi değerlerimizi yaşayarak göstermediğimiz evlatlarımızı, onları başka yerde aradıkları için nasıl suçlayabiliriz?
Üstelik sorumluluk yalnızca aileye ait değildir. Okulun, eğitimcinin, mahallenin, sivil toplumun ve sosyal hayatın da payı vardır. Gençlerimize millî ve manevi değerlerini koruyabilecekleri, arkadaşlık kurabilecekleri, iyilik yapabilecekleri ve şahsiyetlerini inşa edebilecekleri imkânlar sunabildik mi? Bir aile sohbeti, bir kitap, bir tarih gezisi, bir öğretmenin samimi anlatımı veya bir gönüllülük faaliyeti bile bazen bir ömür sürecek iz bırakabilir.
İman insana istikamet, millî benlik aidiyet, şahsiyet ise bunları davranışa dönüştürme gücü verir. İhtiyacımız olan dünyaya kapalı gençler değil; dünyaya açık, köklerine bağlı, ahlakıyla örnek ve vicdanıyla diri gençlerdir. Onlara yalnızca neyi yapmamaları gerektiğini söylemek yetmez; neyi neden seveceklerini, hangi iyiliğin içinde yer alacaklarını da göstermek gerekir. Çünkü çocuk, kendisine sevdirilmeyen bir değeri yalnızca yasaklarla koruyamaz.
Çözüm, evlatlarımızı imkân buldukça maddeten; her zaman manen, kalben ve ruhen kendi medeniyetimizin değerleriyle buluşturmaktır. Mekke’yi gönüllerine, Medine’yi ahlaklarına, Kudüs’ü vicdanlarına, Semerkant’ı zihinlerine, Taşkent’i kültürel hafızalarına, Çanakkale’yi şahsiyetlerine taşıyabilmektir. Onlara yalnızca güzel isimler değil, o isimlere yakışan bir kimlik, o kimliği taşıyacak bir şahsiyet ve o şahsiyete yön verecek bir gaye kazandırmaktır.
Unutmayalım: Bir neslin hangi değerlere yöneldiğini konuşmadan önce, o nesle hangi değerleri yaşayabileceği bir dünya bıraktığımıza bakmalıyız. Biz çocuklarımızın şahsiyetini inşa edecek ortamları oluşturamazsak başkaları onların dünyasını kendi değerleriyle şekillendirecektir.
Ve öyle de oluyor!